Bilime Ne Gerek Var?

Bilsek ne, bilmesek ne? Dünyayı biz mi kurtaracağız?

Binlerce yıldır insan toplumları yeryüzünde medeniyetler kurup gelişiyor ve geliştiriyor. Özellikle ‘Tarım Devrimi’ (~MÖ 9000) sonrası, insanoğlu gerçekten sıradan bir hayvan olmanın ötesine geçmeye başladı. Bitkileri yönetmeye başladıktan sonra, türümüz bambaşka bir dünyaya kapı açtı. O eski avcı toplayıcı topluluklar, adam akıllı,  (pardon) doğru düzgün üreyip çok büyük aileler kuramadığı için, doğada daha vahşi bir ortamla muhatap olduğu için, tarım devrimine ayak uyduranlar, ve dolayısıyla onların çocukları çok daha fazla üreyip kendi çiftliklerini kurdular. Zaman içinde, tıpkı Sanayi Devrimi‘nde olduğu gibi herkes Tarım Devrimi‘ne adapte olmak zorunda kalmışlardır.

Tarım Devrimi sonrası, insanlar çeşitli sosyeteler kurmuş, pazar gelişmiş, ticaret farklı bir renge bürünmüştür. Büyük zorluk ve sıkıntılarla beraber, Tarım da günden güne çeşitlenmiş ve gelişmiştir. Bu yerleşik yaşamın gelişimine de yol açmıştır. Bu durum, yazının bulunmasına yol açacaktır. Çünkü tarım, hesap gerektiren bir şeydir. Bir avcının kağıt üzerinde yapılacak, kayda geçecek pek bir hesabı yoktur. Koca bir antilobu yakalar ve sülalece yerler. Fakat tarım öyle mi? Artık ne zaman ne kadar yağdığından tutun da hangi tohumun hangi mahsulü verdiğine kadar HER ŞEY önemlidir.

Altmış

Tarım Devrimi bizim için hayatidir. Bereketli ve kadim Mezopotamya topraklarında kurulmuş olan Sümer Devletinde, bulgulara göre ilk kez yazı keşfedilmiş ve kullanılmıştır. Ve tabii ki 60’lık sayı sistemi de kullanılmaya başlamıştır. Bunun sebebi 60’ın çok hoş bir sayı olmasıdır. Bir çok sayıya bölünebilmesi bize çok büyük fayda sağlamıştır. Zaten bugün saatin 60 dakika, dakikanın 60 saniye olması bu konuyla ilgilidir.

Benim Devletim Seninkini Döver

Devletlerin kurulmasıyla birlikte, sosyal anlamda bir çok şeyin geliştiğini görüyoruz. Küçük kabileler halinde yaşayan insanlar, koca koca imparatorlukların çatısında bir arada yaşamaya başlıyor. Aslında devlet kavramını düşününce, bu kavramın da birikerek bugüne kadar geliştiğini hesap etmeliyiz. O günkü devletin yapısı bugünden çok farklıydı.

İnsanlar geliştikçe, sosyal alanlar büyüdükçe ve olgular sağlamlaştıkça, devletler de dostluk ve rekabet çerçevesinde ilişkiler kurmaya başladı. Bu örgütler, toplumların üzerinde güç ve iktidar sağlamanın yanı sıra hazinenin de yani malın da hesabını yapmaya başladı doğal olarak.

İnsanın doğasını unutmamak gerekir. Bedenimiz, yüz binlerce yıl boyunca, hatta milyonlarca yıl boyunca bir avcı-toplayıcı olarak evrildi. Beynimizin ve analitik düşüncelerimizin sebep olduğu yaşamdaki hızlı değişimlere biyolojik olarak adapte olamadık! Bunun sonucu olarak, bugün hala gözlemlemekte zorluk çekmeyeceğimiz şeyler yaşıyoruz.

Vahşi bir maymun -gibi- birbirimizin kuyusunu kazıyoruz, birbirimizi vahşice öldürüyoruz, söylediklerini kabul etmediği için kafa kesebilecek vahşilikte insanların bile sayıca ne çok olduğunu görebiliyoruz.

Bugünün dünyası, tonla barışçı öğreti gördü, bildiriler yayınladı. Ona rağmen, hala daha “Yollar kanla dolsun” diye şarkılar yazıp insanlara ölümü reva görebilen çok büyük topluluklar var. Bir de düşünsenize, bundan 2000 sene önce güçlü devlet örgütünün silahlı kuvvetlerinin neler yapabileceğini…

Ve düşünün ki, şu çağda bile, biz bu sorunlarla boğuşmaktayız. Çünkü her ne kadar yeni nesiller, entelektüel olarak bir öncesinden daha iyi olsa da, hala VAHŞİ BİRER MAYMUNUZ!

Piramidin Tepesinde Olmak Varken Niye Ortasında Olayım?

Şunda bir anlaşalım: Hiçbir şey, biz dedik diye var olacak değildir, veya biz reddettik diye yok olacak değildir! Biz insanlara düşen, çok meraklı olduğumuz için otun çöpün gerçeğini araştırıp öğrenmektir, öğretmektir. Gerçeği keşfetmektir. Eğer gerçeğe toksan, niçin merak edesin ki? Etme. Israrla yanakların ısınana kadar bağıra bağıra tartış. Rasyonel argümanların olmadan haklı olmanın veya haklı çıkmanın ne manası var?

Piramidin ortasındasın güzel kardeşim. Tepeye çıkıp oturan sensin. Çünkü çok korkuyorsun. Haklı olarak çok korkuyorsun. Herhangi bir canlı, senin kadar becerikli ve akıllı olsaydı -başka meziyetin var mı bilmiyorum- muhtemelen o da kendini korumak için teknolojiyi geliştirecek, kullanacak ve tüm dünyaya kanser gibi yayılacaktı. Bugün dünyanın en büyük biyolojik yıkımlarından birini yaşıyoruz. Tıpkı dinozorların neslinin tükendiği o felaket gibi, insanlık da, gözü kararmışçasına yok ediyor canlılığı. Kendi türünü göz göre göre yok edecek tek tür olacağız. Bunun sebebi de, hacim limitimizden hızlı gelişmemiz. Bunu arz-talep ilişkisi olarak da düşünebilirsin. Ölümüne gelişiyorsun, parabolik olarak büyüyorsun ancak bu gelişmeyi kaldıracak bir kapasiten yok. Evrim ise senin hızına yetişmek şöyle dursun, oturmuş seni seyrediyor.

Ancak kafanı şu beton binadan çıkarıp bir çevrene bakarsan, evleri yok edip yerine ağaçlar ve nehirler koyarsan, diğer canlıları da üçer beşer yerleştirirsen göreceksin ki, diğer canlıların arasında sırıtmıyorsun bile. Herhangi birini yakalayıp yemeyi planlıyorsun ve seni yiyecek herhangi bir canlıdan kaçıyorsun. Bu da, tıpkı zamanında büyük dedenin akıl ettiği gibi, seni bir korunak ve silah/alet yapmaya teşvik ediyor. Hadi buyrun.

Sadet

Bugün, adını duyunca tüylerimizin diken diken olduğu, kitaplardan çıkardığımız, raflarda görünce kafa attığımız, anlatanlarına misyoner şüphesiyle baktığımız, bir yurt-dışı projesi olarak gördüğümüz evrim niçin bu kadar önemli ki? Gebersin bana ne?

Kazın ayağı öyle değil. Çünkü Darwin ve bu anlayışın gelişmesi, dünyadaki skolastik düşünceyi yıkmaya yönelik mükemmel bir adım olmuştur. Rönesans ve Reform Hareketleri, elbette büyük bir darbe vurmuş olsa da, skolastik düşünce asla ve asla tamamen yıkılmamıştır. Kilisenin ve büyük kardinallerin anlattıklarını dinleyecek ve tam itaat edecek topluluklara her zaman ihtiyaç olmuştur. Bu topluluklar, zor dönemlere girdiklerinde, “Tanrı’ya Şükrederek” içlerini rahatlatabilmişlerdir. Onlara şükretmesini emretmekle sorumlu olan Yüce Kardinaller ise, şükretmesini emrederek kazandıkları parayla ve gördükleri hürmetle, şükredecek duruma bile düşmeyeceklerdir.

Mum Bir Kere Yandıysa

Kilisenin standart öğretileri dışında, gerçek anlamda rasyonel (akılcı) bir yaklaşım getirdiğinizde, kilisenin şükrettirici otoritesine bir tekme atmış oluyorsunuz. Dolayısıyla, insanlar, “Hani senin bu dediğin böyle değilmiş? Senin yüzünden bunca sene soru sormamışız, ayakta uyuttun bizi.” demeye başlıyor. Bizim, demagojiden başka bir şey bilmeyen kardinallerse, niteliksizliklerinden dolayı aç kalmaktan korkmaya başlıyorlar.

Onların korkması bir yana dursun, her bilimsel olgu gibi, evrim de bize yepyeni yöntemler öğretiyor, ürünler sağlıyor, yeni bulgular elde etmeye yol açıyor. Misal, evrim bizim “tür çeşitliliği nasıl oluştu?” sorumuza cevap olmuştur. Ancak bu sefer sıra, ilk canlının nasıl oluştuğu olmuştur. Bunu açıklamak üzere ise bir çok teori ortaya atıldığı gibi, Evrim Kuramı’nın kuzeni olan Abiyogenez Teorisi ortaya atılmıştır. Bu başka bir yazının konusudur.

Ancak değinmek istediğim şey burada, insanların soru sormasının neden önemli olduğudur. Çünkü Neden diye sordukça, insan kendi medeniyetini geliştirmeyi başarmıştır ve torunlarına daha refah bir yaşam sunabilmiştir. Neden diye soranlar, hep yeni şeyler üretirken, dünyayı güzelleştirirken, ve hatta cevaplarını düşmanlarına karşı kötü niyetle kullanırken, biz biat edenler, koşulsuz şartsız, vadesiz faizsiz karşımızdakinin söylediğinin doğru olduğunu kabul edenler, hem usanmadan üretenlerin ürettiklerini kullanırız, hem de yüzsüzce bizi kıskandıklarını iddia ederiz ve “Biz de yapacaz ya” deriz.

Skolastik dönem bitti mi sanıyorsunuz Allah aşkına? Eğer çocuğunuz size uçağın havada nasıl durduğunu sormuyorsa, siz de içine su serpecek bir cevap bulamıyorsanız, araştırmaya üşeniyorsanız vay halinize. Bugün hala daha, türlerin nasıl oluştuğunu anlatırken kolaya kaçıyorsak eğer, vay halimize.

O halde, eskiler de kolaya kaçsaydı ya? “Yer çekmiyor bizi, Yaratıcı yerde tutuyor, arada zıplamamıza izin veriyor” deselerdi. Dünyanın yuvarlak olduğunu bilmeye ihtiyaç duymasalardı. Dünyanın nimetleri yeterince mükemmel deyip elektriği hiç keşfedip kullanmasalardı ya? Makine Teorisi‘ni geliştirmeye ne gerek vardı ki bizi taşıyacak hayvanlar varken? Güneşi incelemeye ne gerek vardı ki? Uzaya cisim fırlatmak ne cahilce bir davranıştı..

Tüm bunların meyvesini nasıl yiyoruz biliyor musunuz: “Gavur yapıyor ya..”.

Bırakın. Ey Basiretli Anadolu İnsanı; İslam dini, skolastik bir din değildir! Kardinallere tapmayın! Evren, rasyonel argümanlar üzerine kuruludur! İnanın ki, bilimsel konuları anlamaya ilminiz yetecektir. Yeter ki araştırın. Sorun: Neden, nasıl, nereden?

 

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

Create a free website or blog at WordPress.com.

Up ↑

%d bloggers like this: